لَآ أُقۡسِمُ بِيَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ
Hayır, kıyamet gününe yemin ederim.
40 · القيامة ayet · Mekke
لَآ أُقۡسِمُ بِيَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ
Hayır, kıyamet gününe yemin ederim.
وَلَآ أُقۡسِمُ بِٱلنَّفۡسِ ٱللَّوَّامَةِ
Hayır, çok kınayan benliğe[1] yemin ederim.
أَيَحۡسَبُ ٱلۡإِنسَٰنُ أَلَّن نَّجۡمَعَ عِظَامَهُۥ
O insan,[1] kemiklerini asla bir araya getiremeyeceğimizi mi sanıyor?
بَلَىٰ قَٰدِرِينَ عَلَىٰٓ أَن نُّسَوِّيَ بَنَانَهُۥ
Hayır, hayır! Biz, onu parmak uçlarına[1] varıncaya dek yeniden düzenlemeye gücü yetenleriz.
بَلۡ يُرِيدُ ٱلۡإِنسَٰنُ لِيَفۡجُرَ أَمَامَهُۥ
Aslında o insan,[1] ömrünü[2] mücrim[3] olarak geçirmeyi ister.
يَسۡـَٔلُ أَيَّانَ يَوۡمُ ٱلۡقِيَٰمَةِ
"Kıyamet günü ne zamanmış?" diye sorar.
فَإِذَا بَرِقَ ٱلۡبَصَرُ
Gözler, dehşetle kamaştığında.
وَخَسَفَ ٱلۡقَمَرُ
Ay, karardığında.
وَجُمِعَ ٱلشَّمۡسُ وَٱلۡقَمَرُ
Güneş ve Ay bir araya getirildiği zaman.
يَقُولُ ٱلۡإِنسَٰنُ يَوۡمَئِذٍ أَيۡنَ ٱلۡمَفَرُّ
O Gün, o insan,[1] "Kaçacak yer var mı?" diyecek.
كَلَّا لَا وَزَرَ
Hayır! Kesinlikle sığınacak bir yer yoktur!
إِلَىٰ رَبِّكَ يَوۡمَئِذٍ ٱلۡمُسۡتَقَرُّ
O Gün, sığınılacak tek yer senin Rabb'indir.
يُنَبَّؤُاْ ٱلۡإِنسَٰنُ يَوۡمَئِذِۭ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ
O Gün, o insan, yaptıklarından da yapması gerektiği halde yapmadıklarından da bir bir haberdar edilir.
بَلِ ٱلۡإِنسَٰنُ عَلَىٰ نَفۡسِهِۦ بَصِيرَةٞ
Hayır! Aslında o insan, kendi aleyhine tanıktır.
وَلَوۡ أَلۡقَىٰ مَعَاذِيرَهُۥ
Mazeretlerini ileri sürse bile.
لَا تُحَرِّكۡ بِهِۦ لِسَانَكَ لِتَعۡجَلَ بِهِۦٓ
Telaşla, geçiştirmeye çalışarak, dilini dolaştırıp durma![1]
إِنَّ عَلَيۡنَا جَمۡعَهُۥ وَقُرۡءَانَهُۥ
Kuşkusuz, onun toplanması ve okunması Bize aittir.[1]
فَإِذَا قَرَأۡنَٰهُ فَٱتَّبِعۡ قُرۡءَانَهُۥ
O halde onu okuduğumuz zaman, onun okunuşuna tabi ol.[1]
ثُمَّ إِنَّ عَلَيۡنَا بَيَانَهُۥ
Sonra, onun beyanı yalnızca Biz'e aittir.[1]
كَلَّا بَلۡ تُحِبُّونَ ٱلۡعَاجِلَةَ
Hayır! İşin doğrusu, siz çabuk geçeni[1] seviyordunuz.
وَتَذَرُونَ ٱلۡأٓخِرَةَ
"Ahireti de umursamıyordunuz."
وُجُوهٞ يَوۡمَئِذٖ نَّاضِرَةٌ
Birtakım yüzler O Gün ışıl ışıldır.
إِلَىٰ رَبِّهَا نَاظِرَةٞ
Rabb'ine bakar[1].
وَوُجُوهٞ يَوۡمَئِذِۭ بَاسِرَةٞ
Birtakım yüzler O Gün asıktır.
تَظُنُّ أَن يُفۡعَلَ بِهَا فَاقِرَةٞ
Belini bükecek bir felaketle karşı karşıya kaldığını anlar.
كَلَّآ إِذَا بَلَغَتِ ٱلتَّرَاقِيَ
Hayır! Kesinlikle düşündükleri gibi değil. Köprücük kemiklerine dayandığı zaman;[1]
وَقِيلَ مَنۡۜ رَاقٖ
"Kurtaracak olan kimdir?" denir.
وَظَنَّ أَنَّهُ ٱلۡفِرَاقُ
Bunun ayrılık anı[1] olduğunu anlar.
وَٱلۡتَفَّتِ ٱلسَّاقُ بِٱلسَّاقِ
Ve ayakları birbirine dolaşır.
إِلَىٰ رَبِّكَ يَوۡمَئِذٍ ٱلۡمَسَاقُ
O Gün gidiş yalnızca Rabb'inedir.
فَلَا صَدَّقَ وَلَا صَلَّىٰ
Fakat o ne onayladı ne de salla yaptı.[1]
وَلَٰكِن كَذَّبَ وَتَوَلَّىٰ
Fakat yalanladı ve köstekledi.[1]
ثُمَّ ذَهَبَ إِلَىٰٓ أَهۡلِهِۦ يَتَمَطَّىٰٓ
Sonra böbürlenerek yandaşlarına gitti.
أَوۡلَىٰ لَكَ فَأَوۡلَىٰ
Yazık sana yazık, sen hak ettin!
ثُمَّ أَوۡلَىٰ لَكَ فَأَوۡلَىٰٓ
Evet, yazık sana yazık, sen hak ettin.
أَيَحۡسَبُ ٱلۡإِنسَٰنُ أَن يُتۡرَكَ سُدًى
Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanıyor?
أَلَمۡ يَكُ نُطۡفَةٗ مِّن مَّنِيّٖ يُمۡنَىٰ
Yoksa o, bir nutfeden[1], dökülen meniden ibaret değil miydi?
ثُمَّ كَانَ عَلَقَةٗ فَخَلَقَ فَسَوَّىٰ
Sonra bir "alaka1" oldu. Derken onu yarattı ve ona biçim verdi.
فَجَعَلَ مِنۡهُ ٱلزَّوۡجَيۡنِ ٱلذَّكَرَ وَٱلۡأُنثَىٰٓ
Ondan erkek ve dişi iki cinsi meydana getirdi.
أَلَيۡسَ ذَٰلِكَ بِقَٰدِرٍ عَلَىٰٓ أَن يُحۡـِۧيَ ٱلۡمَوۡتَىٰ
İşte bütün bunları yapanın, ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?