وَٱلنَّـٰزِعَٰتِ غَرۡقٗا
Ant olsun şiddetle çekip alanlara.
46 · النازعات ayet · Mekke
وَٱلنَّـٰزِعَٰتِ غَرۡقٗا
Ant olsun şiddetle çekip alanlara.
وَٱلنَّـٰشِطَٰتِ نَشۡطٗا
Ant olsun kolayca çekip alanlara.
وَٱلسَّـٰبِحَٰتِ سَبۡحٗا
Ant olsun yüzdükçe yüzenlere.
فَٱلسَّـٰبِقَٰتِ سَبۡقٗا
Ve de yarıştıkça yarışanlara.
فَٱلۡمُدَبِّرَٰتِ أَمۡرٗا
Ve de işi yerine getirenlere.[1]
يَوۡمَ تَرۡجُفُ ٱلرَّاجِفَةُ
O Gün sarsan sarsacak.
تَتۡبَعُهَا ٱلرَّادِفَةُ
Arkasından gelen onu izleyecek.
قُلُوبٞ يَوۡمَئِذٖ وَاجِفَةٌ
O Gün kalpler endişe ile çarpar.
أَبۡصَٰرُهَا خَٰشِعَةٞ
Bakışları korku içindedir.
يَقُولُونَ أَءِنَّا لَمَرۡدُودُونَ فِي ٱلۡحَافِرَةِ
"Biz, tekrar eski halimize mi döndürülecekmişiz?" diyorlar;
أَءِذَا كُنَّا عِظَٰمٗا نَّخِرَةٗ
Çürümüş, dağılmış kemikler olmuşken?
قَالُواْ تِلۡكَ إِذٗا كَرَّةٌ خَاسِرَةٞ
"Öyleyse, bu hüsranlı bir dönüştür." dediler.
فَإِنَّمَا هِيَ زَجۡرَةٞ وَٰحِدَةٞ
Oysaki o, tek bir haykırıştır!
فَإِذَا هُم بِٱلسَّاهِرَةِ
Bir de bakmışsın meydandalar.[1]
هَلۡ أَتَىٰكَ حَدِيثُ مُوسَىٰٓ
Musa'nın hadisi[1] sana geldi mi?
إِذۡ نَادَىٰهُ رَبُّهُۥ بِٱلۡوَادِ ٱلۡمُقَدَّسِ طُوًى
Hani, Rabb'i ona kutsal vadi Tuva'da seslenmişti!
ٱذۡهَبۡ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ إِنَّهُۥ طَغَىٰ
"Firavun'a git. Kuşkusuz o azgınlaştı."
فَقُلۡ هَل لَّكَ إِلَىٰٓ أَن تَزَكَّىٰ
"Git ona de ki: Arınmak ister misin?"
وَأَهۡدِيَكَ إِلَىٰ رَبِّكَ فَتَخۡشَىٰ
"Sana Rabb'inin yolunu göstereyim de içtenlikle O'na yönelmiş ol.
فَأَرَىٰهُ ٱلۡأٓيَةَ ٱلۡكُبۡرَىٰ
Sonra Musa, Firavun'a büyük ayeti[1] gösterdi.
فَكَذَّبَ وَعَصَىٰ
Fakat yalanladı ve karşı çıktı.
ثُمَّ أَدۡبَرَ يَسۡعَىٰ
Sonra aleyhte çalışmaya koyuldu.
فَحَشَرَ فَنَادَىٰ
Adamlarını toplayarak seslendi:
فَقَالَ أَنَا۠ رَبُّكُمُ ٱلۡأَعۡلَىٰ
"Ben sizin yüce rabbinizim." dedi.
فَأَخَذَهُ ٱللَّهُ نَكَالَ ٱلۡأٓخِرَةِ وَٱلۡأُولَىٰٓ
Allah da onu dünya ve ahiret azabıyla cezalandırdı.
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَعِبۡرَةٗ لِّمَن يَخۡشَىٰٓ
Kuşkusuz bunda huşu[1] duyan kimse için ibret vardır.
ءَأَنتُمۡ أَشَدُّ خَلۡقًا أَمِ ٱلسَّمَآءُۚ بَنَىٰهَا
Sizi yaratmak mı daha zor, yoksa göğü bina etmek mi?
رَفَعَ سَمۡكَهَا فَسَوَّىٰهَا
Onu yükseltti ve düzene koydu.
وَأَغۡطَشَ لَيۡلَهَا وَأَخۡرَجَ ضُحَىٰهَا
Gecesini kararttı, gündüzünü aydınlattı.
وَٱلۡأَرۡضَ بَعۡدَ ذَٰلِكَ دَحَىٰهَآ
Yeryüzünü yayıp yuvarlattı.[1]
أَخۡرَجَ مِنۡهَا مَآءَهَا وَمَرۡعَىٰهَا
Ondan suyunu ve yeşilliğini çıkardı.
وَٱلۡجِبَالَ أَرۡسَىٰهَا
Ona dağlar yerleştirdi.
مَتَٰعٗا لَّكُمۡ وَلِأَنۡعَٰمِكُمۡ
Sizin ve hayvanlarınızın geçimi için.
فَإِذَا جَآءَتِ ٱلطَّآمَّةُ ٱلۡكُبۡرَىٰ
Fakat o en büyük olay[1] gerçekleştiği zaman.
يَوۡمَ يَتَذَكَّرُ ٱلۡإِنسَٰنُ مَا سَعَىٰ
O Gün insan ne yaptığını hatırlar.
وَبُرِّزَتِ ٱلۡجَحِيمُ لِمَن يَرَىٰ
Gören kimseler için Cehennem açıkça gösterilecek.
فَأَمَّا مَن طَغَىٰ
Fakat kim azgınlaşmış,
وَءَاثَرَ ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَا
Yalnızca dünya hayatını tercih etmişse,
فَإِنَّ ٱلۡجَحِيمَ هِيَ ٱلۡمَأۡوَىٰ
Kuşkusuz Cehennem onun için barınaktır.
وَأَمَّا مَنۡ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِۦ وَنَهَى ٱلنَّفۡسَ عَنِ ٱلۡهَوَىٰ
Fakat Rabb'inin huzurunda suçlu olmaktan korkarak, kendisini hevasından[1] uzak tutana,
فَإِنَّ ٱلۡجَنَّةَ هِيَ ٱلۡمَأۡوَىٰ
Cennet onun için barınaktır.
يَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلسَّاعَةِ أَيَّانَ مُرۡسَىٰهَا
Sana o Sa'at'ten[1] soruyorlar; ne zaman gelip çatacakmış diye.
فِيمَ أَنتَ مِن ذِكۡرَىٰهَآ
Sen onun hakkında ne bilebilirsin ki?
إِلَىٰ رَبِّكَ مُنتَهَىٰهَآ
Onun sonu Rabb'inedir.[1]
إِنَّمَآ أَنتَ مُنذِرُ مَن يَخۡشَىٰهَا
Sen ancak ona huşu duyanlar için bir uyarıcısın.
كَأَنَّهُمۡ يَوۡمَ يَرَوۡنَهَا لَمۡ يَلۡبَثُوٓاْ إِلَّا عَشِيَّةً أَوۡ ضُحَىٰهَا
Onlar onu[1] görecekleri gün, dünyada bir akşam veya kuşluğundan[2] başka kalmamış sanacaklar.