وَٱلصَّـٰٓفَّـٰتِ صَفّٗا
Saf bağlayarak, saflar halinde dizilenlere ant olsun.
182 · الصافات ayet · Mekke
وَٱلصَّـٰٓفَّـٰتِ صَفّٗا
Saf bağlayarak, saflar halinde dizilenlere ant olsun.
فَٱلزَّـٰجِرَٰتِ زَجۡرٗا
Haykırıp sürenlere,
فَٱلتَّـٰلِيَٰتِ ذِكۡرًا
Öğüt okuyanlara,
إِنَّ إِلَٰهَكُمۡ لَوَٰحِدٞ
Kuşkusuz ilahınız elbette Bir Tek'tir.
رَّبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَا وَرَبُّ ٱلۡمَشَٰرِقِ
Göklerin, yerin ve ikisinin arasında olanların Rabb'idir. Ve doğuların[1] Rabb'idir.
إِنَّا زَيَّنَّا ٱلسَّمَآءَ ٱلدُّنۡيَا بِزِينَةٍ ٱلۡكَوَاكِبِ
Biz, dünya semasını bir ziynetle, yıldızlarla bezedik.
وَحِفۡظٗا مِّن كُلِّ شَيۡطَٰنٖ مَّارِدٖ
Bütün marid[1] şeytanlardan koruduk.
لَّا يَسَّمَّعُونَ إِلَى ٱلۡمَلَإِ ٱلۡأَعۡلَىٰ وَيُقۡذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبٖ
Mele-i A'la'ya[1] kulak verip dinleyemezler; her taraftan kovulurlar.
دُحُورٗاۖ وَلَهُمۡ عَذَابٞ وَاصِبٌ
Kovulmuş olarak, onlar için kesintisiz azap vardır.
إِلَّا مَنۡ خَطِفَ ٱلۡخَطۡفَةَ فَأَتۡبَعَهُۥ شِهَابٞ ثَاقِبٞ
Ancak oradan bir söz kapan olursa, kayıp giden parlak bir alev ona yetişir ve onu yakar.
فَٱسۡتَفۡتِهِمۡ أَهُمۡ أَشَدُّ خَلۡقًا أَم مَّنۡ خَلَقۡنَآۚ إِنَّا خَلَقۡنَٰهُم مِّن طِينٖ لَّازِبِۭ
Şimdi onlara sor: "Onları yaratmak mı daha zor, yoksa diğer yarattıklarımızı mı[1]?" Oysa kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık.
بَلۡ عَجِبۡتَ وَيَسۡخَرُونَ
Evet, sen hayran kaldın, onlar ise alay ediyorlar.
وَإِذَا ذُكِّرُواْ لَا يَذۡكُرُونَ
Kendilerine öğüt verildiği zaman, öğüdü dikkate almıyorlar.
وَإِذَا رَأَوۡاْ ءَايَةٗ يَسۡتَسۡخِرُونَ
Ve bir ayet[1] gördükleri zaman eğlenceye alıyorlar.
وَقَالُوٓاْ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا سِحۡرٞ مُّبِينٌ
"Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir." diyorlar.
أَءِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابٗا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَبۡعُوثُونَ
"Öldüğümüz; toprak ve kemik olduğumuz zaman, yeniden diriltileceğiz öyle mi?"
أَوَءَابَآؤُنَا ٱلۡأَوَّلُونَ
"Yok olup gitmiş atalarımız da mı?"
قُلۡ نَعَمۡ وَأَنتُمۡ دَٰخِرُونَ
De ki: "Evet, aşağılanmış olarak."
فَإِنَّمَا هِيَ زَجۡرَةٞ وَٰحِدَةٞ فَإِذَا هُمۡ يَنظُرُونَ
Artık o tek bir haykırıştır[1]. O zaman neyin ne olduğunu görecekler.
وَقَالُواْ يَٰوَيۡلَنَا هَٰذَا يَوۡمُ ٱلدِّينِ
"Eyvah bizlere! İşte bu Din Günü'dür[1]" derler.
هَٰذَا يَوۡمُ ٱلۡفَصۡلِ ٱلَّذِي كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ
Bu, yalanladığınız Fasıl Günü'dür[1].
۞ٱحۡشُرُواْ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ وَأَزۡوَٰجَهُمۡ وَمَا كَانُواْ يَعۡبُدُونَ
Toplayın o zulmedenleri, eşlerini[1] ve onların kulluk ettikleri şeyleri;
مِن دُونِ ٱللَّهِ فَٱهۡدُوهُمۡ إِلَىٰ صِرَٰطِ ٱلۡجَحِيمِ
Allah'ın yanı sıra. Artık onlara Cehennem yolunu gösterin.
وَقِفُوهُمۡۖ إِنَّهُم مَّسۡـُٔولُونَ
Onları durdurun! Kuşkusuz onlar sorumludurlar.
مَا لَكُمۡ لَا تَنَاصَرُونَ
Size ne oldu da dünyadaki gibi yardımlaşmıyorsunuz?
بَلۡ هُمُ ٱلۡيَوۡمَ مُسۡتَسۡلِمُونَ
Hayır! Onlar O Gün teslim olmuşlardır.[1]
وَأَقۡبَلَ بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٖ يَتَسَآءَلُونَ
Karşılıklı olarak birbirlerini suçluyorlar.
قَالُوٓاْ إِنَّكُمۡ كُنتُمۡ تَأۡتُونَنَا عَنِ ٱلۡيَمِينِ
"Gerçek şu ki siz bize, hep sağ taraftan[1] geliyordunuz." derler.
قَالُواْ بَل لَّمۡ تَكُونُواْ مُؤۡمِنِينَ
"Hayır, siz zaten iman eden kimseler değildiniz." derler.
وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيۡكُم مِّن سُلۡطَٰنِۭۖ بَلۡ كُنتُمۡ قَوۡمٗا طَٰغِينَ
"Bizim sizin üzerinizde yetkimiz yoktu. Bilakis, siz azmış bir halktınız."
فَحَقَّ عَلَيۡنَا قَوۡلُ رَبِّنَآۖ إِنَّا لَذَآئِقُونَ
"Artık Rabb'imizin Söz'ü[1] üzerimize hak oldu. Kuşkusuz biz, azabı tadacak olanlarız."
فَأَغۡوَيۡنَٰكُمۡ إِنَّا كُنَّا غَٰوِينَ
"Biz, sizi azdırdık, çünkü biz azgındık."
فَإِنَّهُمۡ يَوۡمَئِذٖ فِي ٱلۡعَذَابِ مُشۡتَرِكُونَ
Onlar, O gün[1] azapta ortaktırlar.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَفۡعَلُ بِٱلۡمُجۡرِمِينَ
Mücrimleri[1] böyle cezalandırırız.
إِنَّهُمۡ كَانُوٓاْ إِذَا قِيلَ لَهُمۡ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا ٱللَّهُ يَسۡتَكۡبِرُونَ
Onlar, kendilerine: "Allah'tan başka ilah yoktur." denildiği zaman büyüklük taslayanlardı.
وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُوٓاْ ءَالِهَتِنَا لِشَاعِرٖ مَّجۡنُونِۭ
"Mecnun[1] bir şair için ilahlarımızı terk edenler mi olacağız?" derlerdi.
بَلۡ جَآءَ بِٱلۡحَقِّ وَصَدَّقَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ
Bilakis, o, Hakkı getirdi ve gönderilmiş Resulleri doğruladı.
إِنَّكُمۡ لَذَآئِقُواْ ٱلۡعَذَابِ ٱلۡأَلِيمِ
Siz, kesinlikle elim azabı tadacak olanlarsınız.
وَمَا تُجۡزَوۡنَ إِلَّا مَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ
Sadece yapmış olduğunuz şeyin karşılığını alacaksınız.
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ
Allah'ın muhles[1] kulları hariç.
أُوْلَـٰٓئِكَ لَهُمۡ رِزۡقٞ مَّعۡلُومٞ
Onlar için bilinen bir rızık vardır.
فَوَٰكِهُ وَهُم مُّكۡرَمُونَ
Onlara meyveler ikram edilecek.
فِي جَنَّـٰتِ ٱلنَّعِيمِ
Naim Cennetleri'nde.
عَلَىٰ سُرُرٖ مُّتَقَٰبِلِينَ
Karşılıklı tahtlar üzerinde.
يُطَافُ عَلَيۡهِم بِكَأۡسٖ مِّن مَّعِينِۭ
Etraflarında kaynaklardan doldurulmuş kaseler dolaştırılır.
بَيۡضَآءَ لَذَّةٖ لِّلشَّـٰرِبِينَ
Berrak, içenlere lezzet veren.
لَا فِيهَا غَوۡلٞ وَلَا هُمۡ عَنۡهَا يُنزَفُونَ
İçinde kötü etkisi olan bir şey yoktur. Ve ondan onların akılları karışmaz.
وَعِندَهُمۡ قَٰصِرَٰتُ ٱلطَّرۡفِ عِينٞ
Yanlarında bakışlarını koruyanlar[1] vardır.
كَأَنَّهُنَّ بَيۡضٞ مَّكۡنُونٞ
Onlar, iyi korunmuş yumurta[1] gibidir.
فَأَقۡبَلَ بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٖ يَتَسَآءَلُونَ
Birbirleriyle karşılıklı sohbet ediyorlar.
قَالَ قَآئِلٞ مِّنۡهُمۡ إِنِّي كَانَ لِي قَرِينٞ
İçlerinden biri dedi ki: "Benim yakın bir arkadaşım vardı."
يَقُولُ أَءِنَّكَ لَمِنَ ٱلۡمُصَدِّقِينَ
Diyordu ki: "Sen gerçekten ahireti doğrulayanlardan mısın?"
أَءِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابٗا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَدِينُونَ
"Öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, gerçekten cezalandırılacak mıyız?"
قَالَ هَلۡ أَنتُم مُّطَّلِعُونَ
"Siz yakından bilenler misiniz?" derdi.
فَٱطَّلَعَ فَرَءَاهُ فِي سَوَآءِ ٱلۡجَحِيمِ
Derken yakından tanık oldu. Onu Cehennem'in ortasında gördü.
قَالَ تَٱللَّهِ إِن كِدتَّ لَتُرۡدِينِ
"Vallahi az kalsın beni de mahvedecektin." dedi.
وَلَوۡلَا نِعۡمَةُ رَبِّي لَكُنتُ مِنَ ٱلۡمُحۡضَرِينَ
"Eğer Rabb'imin nimeti[1] olmasaydı, ben de Cehennem'e atılanlardan olurdum."
أَفَمَا نَحۡنُ بِمَيِّتِينَ
"Biz artık bir daha ölmeyeceğiz, öyle değil mi?"
إِلَّا مَوۡتَتَنَا ٱلۡأُولَىٰ وَمَا نَحۡنُ بِمُعَذَّبِينَ
"İlk ölümümüzden başka ölüm görmeyecek, azaba uğratılacaklar da olmayacağız."
إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ ٱلۡفَوۡزُ ٱلۡعَظِيمُ
Bu gerçekten en büyük başarıdır.
لِمِثۡلِ هَٰذَا فَلۡيَعۡمَلِ ٱلۡعَٰمِلُونَ
Çalışanlar, bunun gibi şeyler için çalışsın.
أَذَٰلِكَ خَيۡرٞ نُّزُلًا أَمۡ شَجَرَةُ ٱلزَّقُّومِ
İkram olarak bu mu daha iyi, yoksa zakkum ağacı mı?
إِنَّا جَعَلۡنَٰهَا فِتۡنَةٗ لِّلظَّـٰلِمِينَ
Biz, onu zalimler için bir fitne yaptık.
إِنَّهَا شَجَرَةٞ تَخۡرُجُ فِيٓ أَصۡلِ ٱلۡجَحِيمِ
O, Cehennem'in dibinde çıkan bir ağaçtır.
طَلۡعُهَا كَأَنَّهُۥ رُءُوسُ ٱلشَّيَٰطِينِ
Tomurcukları şeytanların başları[1] gibidir.
فَإِنَّهُمۡ لَأٓكِلُونَ مِنۡهَا فَمَالِـُٔونَ مِنۡهَا ٱلۡبُطُونَ
Onlar, ondan yiyecekler ve karınlarını onunla dolduracaklardır.
ثُمَّ إِنَّ لَهُمۡ عَلَيۡهَا لَشَوۡبٗا مِّنۡ حَمِيمٖ
Sonra da onun üstüne kaynar su karıştırılmış bir içecek vardır.
ثُمَّ إِنَّ مَرۡجِعَهُمۡ لَإِلَى ٱلۡجَحِيمِ
Sonra dönecekleri yer, kesinlikle Cehennem'dir.
إِنَّهُمۡ أَلۡفَوۡاْ ءَابَآءَهُمۡ ضَآلِّينَ
Onlar, atalarını sapkın bir halde buldular.
فَهُمۡ عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِمۡ يُهۡرَعُونَ
Kendileri de onların izleri üzerinde koşturdular.
وَلَقَدۡ ضَلَّ قَبۡلَهُمۡ أَكۡثَرُ ٱلۡأَوَّلِينَ
Ant olsun ki onlardan öncekilerin çoğu sapkındı.
وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا فِيهِم مُّنذِرِينَ
Ant olsun ki onlara içlerinden uyarıcılar gönderdik.
فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلۡمُنذَرِينَ
Uyarılanların sonlarının nasıl olduğuna bir bak!
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ
Ancak Allah'ın muhles[1] kulları hariç.
وَلَقَدۡ نَادَىٰنَا نُوحٞ فَلَنِعۡمَ ٱلۡمُجِيبُونَ
Ant olsun ki Nuh, Bize dua etmişti. Biz, ne güzel karşılık vermiştik!
وَنَجَّيۡنَٰهُ وَأَهۡلَهُۥ مِنَ ٱلۡكَرۡبِ ٱلۡعَظِيمِ
Onu ve ehlini[1] büyük sıkıntıdan kurtardık.
وَجَعَلۡنَا ذُرِّيَّتَهُۥ هُمُ ٱلۡبَاقِينَ
Onun soyunu kalıcı kıldık.
وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ
Sonradan gelenler içinde onu destekleyiciler bıraktık.
سَلَٰمٌ عَلَىٰ نُوحٖ فِي ٱلۡعَٰلَمِينَ
Alemler içinde, Nuh'a selam olsun.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ
İyilere, işte böyle karşılık veririz.
إِنَّهُۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ
O, Bizim Mü'min kullarımızdandı.
ثُمَّ أَغۡرَقۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ
Sonra diğerlerini boğduk.
۞وَإِنَّ مِن شِيعَتِهِۦ لَإِبۡرَٰهِيمَ
İbrahim, onun yolunu izleyenlerdendi.
إِذۡ جَآءَ رَبَّهُۥ بِقَلۡبٖ سَلِيمٍ
O, Rabb'ine selim[1] bir kalp ile gelmişti.
إِذۡ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوۡمِهِۦ مَاذَا تَعۡبُدُونَ
Babasına ve halka: "Nelere kulluk ediyorsunuz?" demişti.
أَئِفۡكًا ءَالِهَةٗ دُونَ ٱللَّهِ تُرِيدُونَ
"Allah'ı bırakarak uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?"
فَمَا ظَنُّكُم بِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
"Alemlerin Rabb'i hakkında nasıl bir anlayışa sahipsiniz?"
فَنَظَرَ نَظۡرَةٗ فِي ٱلنُّجُومِ
Yıldızlara bir nazarla nazar etti.[1]
فَقَالَ إِنِّي سَقِيمٞ
"Ben gerçekten hastayım!" dedi.
فَتَوَلَّوۡاْ عَنۡهُ مُدۡبِرِينَ
Bunun üzerine ondan yüz çevirerek, arkalarını dönüp gittiler.
فَرَاغَ إِلَىٰٓ ءَالِهَتِهِمۡ فَقَالَ أَلَا تَأۡكُلُونَ
Onların ilahlarına yanaşarak: "Yemez misiniz?" dedi.
مَا لَكُمۡ لَا تَنطِقُونَ
"Neyiniz var? Neden konuşmuyorsunuz?"
فَرَاغَ عَلَيۡهِمۡ ضَرۡبَۢا بِٱلۡيَمِينِ
Üzerlerine yürüyüp sağıyla[1] vurdu.
فَأَقۡبَلُوٓاْ إِلَيۡهِ يَزِفُّونَ
Bunun üzerine koşuşturarak ona yöneldiler.
قَالَ أَتَعۡبُدُونَ مَا تَنۡحِتُونَ
"Siz yonttuğunuz şeylere mi kulluk ediyorsunuz?"
وَٱللَّهُ خَلَقَكُمۡ وَمَا تَعۡمَلُونَ
"Sizi de yaptığınız şeyleri de Allah yarattı."
قَالُواْ ٱبۡنُواْ لَهُۥ بُنۡيَٰنٗا فَأَلۡقُوهُ فِي ٱلۡجَحِيمِ
"Onun için bir yer hazırlayın, sonra da onu cehenneme[1] atın." dediler.
فَأَرَادُواْ بِهِۦ كَيۡدٗا فَجَعَلۡنَٰهُمُ ٱلۡأَسۡفَلِينَ
Ona tuzak kurmak istediler. Tuzaklarını boşa çıkarıp onları aşağılık bir duruma düşürdük.
وَقَالَ إِنِّي ذَاهِبٌ إِلَىٰ رَبِّي سَيَهۡدِينِ
İbrahim: "Ben, Rabb'ime gidiyorum[1], O, bana yol gösterecek." dedi.
رَبِّ هَبۡ لِي مِنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ
"Rabb'im! Bana salihlerden[1] bağışla."
فَبَشَّرۡنَٰهُ بِغُلَٰمٍ حَلِيمٖ
Bunun üzerine onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.
فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ ٱلسَّعۡيَ قَالَ يَٰبُنَيَّ إِنِّيٓ أَرَىٰ فِي ٱلۡمَنَامِ أَنِّيٓ أَذۡبَحُكَ فَٱنظُرۡ مَاذَا تَرَىٰۚ قَالَ يَـٰٓأَبَتِ ٱفۡعَلۡ مَا تُؤۡمَرُۖ سَتَجِدُنِيٓ إِن شَآءَ ٱللَّهُ مِنَ ٱلصَّـٰبِرِينَ
Çocuk babasıyla birlikte iş tutacak çağa eriştiği zaman, babası: "Ey oğulcuğum! Ben, uykumda seni boğazladığımı görüyorum. Bir düşün bakalım, sen ne dersin?" dedi. Çocuk: "Ey babacığım! Sana buyurulanı yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın." dedi.
فَلَمَّآ أَسۡلَمَا وَتَلَّهُۥ لِلۡجَبِينِ
Sonra, ikisi de teslim olup, yanı üzere getirdi,
وَنَٰدَيۡنَٰهُ أَن يَـٰٓإِبۡرَٰهِيمُ
"Ey İbrahim!" diye ona seslendik.
قَدۡ صَدَّقۡتَ ٱلرُّءۡيَآۚ إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ
Sen kesinlikle o rüyayı doğruladın. Biz, Muhsinlere[1] işte böyle karşılık veririz.
إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ ٱلۡبَلَـٰٓؤُاْ ٱلۡمُبِينُ
Bu, kesin olarak apaçık bir beladır.[1]
وَفَدَيۡنَٰهُ بِذِبۡحٍ عَظِيمٖ
Ona fidye[1] olarak büyük bir kurbanlık verdik.[2]
وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ
Gelecek nesiller arasında ona iyi bir ün bıraktık.
سَلَٰمٌ عَلَىٰٓ إِبۡرَٰهِيمَ
İbrahim'e selam olsun.
كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ
İşte Biz, iyilere böyle karşılık veririz.
إِنَّهُۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ
O, Bizim Mü'min kullarımızdandı.
وَبَشَّرۡنَٰهُ بِإِسۡحَٰقَ نَبِيّٗا مِّنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ
Biz, onu salihlerden bir nebi olan İshak ile müjdeledik.
وَبَٰرَكۡنَا عَلَيۡهِ وَعَلَىٰٓ إِسۡحَٰقَۚ وَمِن ذُرِّيَّتِهِمَا مُحۡسِنٞ وَظَالِمٞ لِّنَفۡسِهِۦ مُبِينٞ
Ona ve İshak'a bereket verdik. Her ikisinin soyundan muhsin[1] olan da kendisine açıkça zulmeden[2] de vardır.
وَلَقَدۡ مَنَنَّا عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ
Ant olsun ki Musa ve Harun'a nimetler verdik.
وَنَجَّيۡنَٰهُمَا وَقَوۡمَهُمَا مِنَ ٱلۡكَرۡبِ ٱلۡعَظِيمِ
O ikisini ve onlarla birlikte hareket eden halkı büyük sıkıntıdan kurtardık.
وَنَصَرۡنَٰهُمۡ فَكَانُواْ هُمُ ٱلۡغَٰلِبِينَ
Onlara yardım ettik. Galip gelenler onlar oldular.
وَءَاتَيۡنَٰهُمَا ٱلۡكِتَٰبَ ٱلۡمُسۡتَبِينَ
Onlara gerçekleri açıklayan kitap verdik.
وَهَدَيۡنَٰهُمَا ٱلصِّرَٰطَ ٱلۡمُسۡتَقِيمَ
Onları dosdoğru yola ilettik.
وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِمَا فِي ٱلۡأٓخِرِينَ
Gelecek nesiller arasında ona iyi bir ün bıraktık.
سَلَٰمٌ عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ
Musa ve Harun'a selam olsun.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ
Biz, muhsinleri böyle ödüllendiririz.
إِنَّهُمَا مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ
İkisi de Bizim Mü'min kullarımızdandı.
وَإِنَّ إِلۡيَاسَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ
İlyas da kesinlikle gönderilenlerdendir.
إِذۡ قَالَ لِقَوۡمِهِۦٓ أَلَا تَتَّقُونَ
Hani o, halkına: "Siz, takva[1] sahibi olmayacak mısınız?" demişti.
أَتَدۡعُونَ بَعۡلٗا وَتَذَرُونَ أَحۡسَنَ ٱلۡخَٰلِقِينَ
"Yaratanların en iyisini bırakıp da Ba'le[1] mi yöneliyorsunuz?"
ٱللَّهَ رَبَّكُمۡ وَرَبَّ ءَابَآئِكُمُ ٱلۡأَوَّلِينَ
"Allah, sizin ve atalarınızın Rabb'idir."
فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّهُمۡ لَمُحۡضَرُونَ
Ancak onu yalanladılar. Kuşkusuz onlar hazır bulundurulacak olanlardır.[1]
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ
Allah'ın muhles[1] kulları hariç.
وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ
Gelecek nesiller arasında ona iyi bir ün bıraktık.
سَلَٰمٌ عَلَىٰٓ إِلۡ يَاسِينَ
İlyas'a selam olsun.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ
İşte Biz, iyilere böyle karşılık veririz.
إِنَّهُۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ
O, Bizim Mü'min kullarımızdandı.
وَإِنَّ لُوطٗا لَّمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ
Lut da kesinlikle gönderilenlerdendir.
إِذۡ نَجَّيۡنَٰهُ وَأَهۡلَهُۥٓ أَجۡمَعِينَ
Hani onu ve yanında yer alanların tamamını kurtarmıştık.
إِلَّا عَجُوزٗا فِي ٱلۡغَٰبِرِينَ
Ancak geride kalan acuze[1] bir kadın hariç.
ثُمَّ دَمَّرۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ
Sonra diğerlerini dumura uğrattık.
وَإِنَّكُمۡ لَتَمُرُّونَ عَلَيۡهِم مُّصۡبِحِينَ
Siz, gündüz onların yanlarından geçip gidiyorsunuz.
وَبِٱلَّيۡلِۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ
Ve geceleyin de. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?
وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ
Yunus da kesinlikle gönderilenlerdendir.
إِذۡ أَبَقَ إِلَى ٱلۡفُلۡكِ ٱلۡمَشۡحُونِ
Hani o, dolu gemiye kaçmıştı.
فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ ٱلۡمُدۡحَضِينَ
Sonra kura çekti ve kaybedenlerden oldu.
فَٱلۡتَقَمَهُ ٱلۡحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٞ
O kendisini suçlayıp dururken, hut[1] onu yuttu.
فَلَوۡلَآ أَنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلۡمُسَبِّحِينَ
Eğer o gerçekten tesbih[1] edenlerden olmasaydı;
لَلَبِثَ فِي بَطۡنِهِۦٓ إِلَىٰ يَوۡمِ يُبۡعَثُونَ
Diriltilecekleri güne kadar[1] balığın karnında kalırdı.
۞فَنَبَذۡنَٰهُ بِٱلۡعَرَآءِ وَهُوَ سَقِيمٞ
Sonunda, onu bitkin bir halde ıssız bir yere attık.
وَأَنۢبَتۡنَا عَلَيۡهِ شَجَرَةٗ مِّن يَقۡطِينٖ
Onun üzerine geniş yapraklılardan bir ağaç bitirdik.
وَأَرۡسَلۡنَٰهُ إِلَىٰ مِاْئَةِ أَلۡفٍ أَوۡ يَزِيدُونَ
Onu, nüfusu yüz binden fazla bir halka Resul olarak gönderdik.
فَـَٔامَنُواْ فَمَتَّعۡنَٰهُمۡ إِلَىٰ حِينٖ
Bu sefer iman ettiler. Biz de onları belli bir süre yararlandırdık.
فَٱسۡتَفۡتِهِمۡ أَلِرَبِّكَ ٱلۡبَنَاتُ وَلَهُمُ ٱلۡبَنُونَ
Haydi, onlara sor: "Kız çocuklar Rabb'inin de oğlan çocuklar onların mı?"
أَمۡ خَلَقۡنَا ٱلۡمَلَـٰٓئِكَةَ إِنَٰثٗا وَهُمۡ شَٰهِدُونَ
Yoksa Biz melekleri dişi olarak yarattık da onlar buna tanık mı oldular?
أَلَآ إِنَّهُم مِّنۡ إِفۡكِهِمۡ لَيَقُولُونَ
Dikkat edin! Doğrusu uydurdukları iftiralarından dolayı;
وَلَدَ ٱللَّهُ وَإِنَّهُمۡ لَكَٰذِبُونَ
"Allah'ın çocuğu oldu." diyorlar. Onlar, kesinlikle yalancıdırlar.
أَصۡطَفَى ٱلۡبَنَاتِ عَلَى ٱلۡبَنِينَ
Allah; kızları, oğullara tercih etmiş öyle mi?
مَا لَكُمۡ كَيۡفَ تَحۡكُمُونَ
Size ne oluyor? Nasıl böyle bir hüküm veriyorsunuz?
أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
Hiç mi öğüt almıyorsunuz?
أَمۡ لَكُمۡ سُلۡطَٰنٞ مُّبِينٞ
Yoksa elinizde açık bir belgeniz mi var?
فَأۡتُواْ بِكِتَٰبِكُمۡ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ
Eğer doğru söyleyenlerdenseniz, o halde kitabınızı[1] getirin.
وَجَعَلُواْ بَيۡنَهُۥ وَبَيۡنَ ٱلۡجِنَّةِ نَسَبٗاۚ وَلَقَدۡ عَلِمَتِ ٱلۡجِنَّةُ إِنَّهُمۡ لَمُحۡضَرُونَ
Allah ile cinnler[1] arasında soy bağı uydurdular. Ant olsun ki cinnler de kesinlikle onların hazır bulundurulacaklarını[2] bilmektedirler.
سُبۡحَٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ
Allah, onların niteledikleri şeyden münezzehtir.[1]
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ
Allah'ın muhles kulları hariç.
فَإِنَّكُمۡ وَمَا تَعۡبُدُونَ
Artık siz ve kulluk yaptıklarınız,
مَآ أَنتُمۡ عَلَيۡهِ بِفَٰتِنِينَ
O'na karşı fitneye düşüremezsiniz.
إِلَّا مَنۡ هُوَ صَالِ ٱلۡجَحِيمِ
Cehennem'e girecekler hariç.
وَمَامِنَّآ إِلَّا لَهُۥ مَقَامٞ مَّعۡلُومٞ
"Bizden her birimizin belli bir makamı vardır."
وَإِنَّا لَنَحۡنُ ٱلصَّآفُّونَ
"Biziz biz, saf saf duranlar."
وَإِنَّا لَنَحۡنُ ٱلۡمُسَبِّحُونَ
"Biziz biz, tesbih[1] edenler."
وَإِن كَانُواْ لَيَقُولُونَ
Eğer diyecek olurlarsa:
لَوۡ أَنَّ عِندَنَا ذِكۡرٗا مِّنَ ٱلۡأَوَّلِينَ
"Yanımızda öncekilere verilen öğüt[1] gibi bir öğüt olsaydı."
لَكُنَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ
"Biz de Allah'ın muhles kullarından olurduk."
فَكَفَرُواْ بِهِۦۖ فَسَوۡفَ يَعۡلَمُونَ
Fakat onu[1] yalanladılar. Artık yakında bilecekler.
وَلَقَدۡ سَبَقَتۡ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا ٱلۡمُرۡسَلِينَ
Ant olsun ki gönderilen kullarımıza şu sözü verdik:
إِنَّهُمۡ لَهُمُ ٱلۡمَنصُورُونَ
Onlar, kesinlikle yardım edilecek olanlardır.
وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ ٱلۡغَٰلِبُونَ
Bizim ordumuz onlara mutlaka galip gelecektir.
فَتَوَلَّ عَنۡهُمۡ حَتَّىٰ حِينٖ
Artık bir süre onlardan yüz çevir.
وَأَبۡصِرۡهُمۡ فَسَوۡفَ يُبۡصِرُونَ
Onları gözle! Yakında onlar da görecekler.
أَفَبِعَذَابِنَا يَسۡتَعۡجِلُونَ
Yoksa azabımızı acele mi istiyorlar?
فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمۡ فَسَآءَ صَبَاحُ ٱلۡمُنذَرِينَ
Fakat onların bulundukları yere indiği zaman, uyarılanların sabahı ne kötüdür!
وَتَوَلَّ عَنۡهُمۡ حَتَّىٰ حِينٖ
Artık bir süre onlardan yüz çevir.
وَأَبۡصِرۡ فَسَوۡفَ يُبۡصِرُونَ
Onları gözle! Yakında onlar da görecekler.
سُبۡحَٰنَ رَبِّكَ رَبِّ ٱلۡعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ
İzzetin[1] Rabb'i olan Rabb'in, onların nitelediği şeylerden münezzehtir.
وَسَلَٰمٌ عَلَى ٱلۡمُرۡسَلِينَ
Gönderilenlere[1] selam olsun.
وَٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
Hamd, alemlerin Rabb'i Allah'adır.