طسٓمٓ
Ta, Sin, Mim.
227 · الشعراء ayet · Mekke
طسٓمٓ
Ta, Sin, Mim.
تِلۡكَ ءَايَٰتُ ٱلۡكِتَٰبِ ٱلۡمُبِينِ
Bunlar gerçeği apaçık ortaya koyan Kitap'ın ayetleridir.
لَعَلَّكَ بَٰخِعٞ نَّفۡسَكَ أَلَّا يَكُونُواْ مُؤۡمِنِينَ
İman etmiyorlar diye, adeta kendini helak edeceksin.
إِن نَّشَأۡ نُنَزِّلۡ عَلَيۡهِم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ ءَايَةٗ فَظَلَّتۡ أَعۡنَٰقُهُمۡ لَهَا خَٰضِعِينَ
Eğer dileseydik gökten öyle bir ayet[1] indirirdik ki hepsi ona boyun eğmek zorunda kalırdı[2].
وَمَا يَأۡتِيهِم مِّن ذِكۡرٖ مِّنَ ٱلرَّحۡمَٰنِ مُحۡدَثٍ إِلَّا كَانُواْ عَنۡهُ مُعۡرِضِينَ
Rahman'dan kendilerine gelen söze bürünmüş her yeni öğütten yüz çevirdiler.
فَقَدۡ كَذَّبُواْ فَسَيَأۡتِيهِمۡ أَنۢبَـٰٓؤُاْ مَا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَهۡزِءُونَ
Sonra da kesin olarak yalanladılar. Fakat alay ettikleri şeyin haberleri yakında onlara gelecek.
أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ إِلَى ٱلۡأَرۡضِ كَمۡ أَنۢبَتۡنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوۡجٖ كَرِيمٍ
Onlar, yeryüzünü görmüyorlar mı? Her tür bitkiden çiftler olarak bol bol yetiştirdik.
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ
Bunda kesinlikle bir ayet[1] vardır. Ancak onların çoğu inanmadı.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Rabb'in, Mutlak Üstün Olan'dır, Rahmeti Kesintisiz'dir.
وَإِذۡ نَادَىٰ رَبُّكَ مُوسَىٰٓ أَنِ ٱئۡتِ ٱلۡقَوۡمَ ٱلظَّـٰلِمِينَ
Bir zamanlar Rabb'in, zalim halka gitmesi için Musa'ya seslenmişti.
قَوۡمَ فِرۡعَوۡنَۚ أَلَا يَتَّقُونَ
"Firavun halkı takva[1] sahibi olmayacak mı?"
قَالَ رَبِّ إِنِّيٓ أَخَافُ أَن يُكَذِّبُونِ
Musa, "Rabb'im! Beni yalanlamalarından korkuyorum." dedi.
وَيَضِيقُ صَدۡرِي وَلَا يَنطَلِقُ لِسَانِي فَأَرۡسِلۡ إِلَىٰ هَٰرُونَ
"Göğsüm daralır, dilim dönmez;[1] onun için Harun'u gönder."
وَلَهُمۡ عَلَيَّ ذَنۢبٞ فَأَخَافُ أَن يَقۡتُلُونِ
"Onlara göre ben suçluyum. Bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum."
قَالَ كَلَّاۖ فَٱذۡهَبَا بِـَٔايَٰتِنَآۖ إِنَّا مَعَكُم مُّسۡتَمِعُونَ
"Hayır, haydi ikiniz ayetlerimizle gidin! Kuşkusuz Biz, sizinle beraber işitenleriz.[1]" dedi.
فَأۡتِيَا فِرۡعَوۡنَ فَقُولَآ إِنَّا رَسُولُ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
Haydi! Firavun'a gidin ve ona: "Biz, alemlerin Rabb'inin Resulleriyiz." deyin.
أَنۡ أَرۡسِلۡ مَعَنَا بَنِيٓ إِسۡرَـٰٓءِيلَ
"İsrailoğulları'nı bizimle beraber gönder!"
قَالَ أَلَمۡ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدٗا وَلَبِثۡتَ فِينَا مِنۡ عُمُرِكَ سِنِينَ
Firavun: "Çocukken, seni içimizde himaye edip yetiştirmedik mi? Yıllarca yanımızda kalmadın mı?"
وَفَعَلۡتَ فَعۡلَتَكَ ٱلَّتِي فَعَلۡتَ وَأَنتَ مِنَ ٱلۡكَٰفِرِينَ
"Sen ise yapacağını yaptın. Sen kafirlerdensin.[1]"
قَالَ فَعَلۡتُهَآ إِذٗا وَأَنَا۠ مِنَ ٱلضَّآلِّينَ
Musa: "Ben o işi şaşkınlıkla yaptım." dedi.
فَفَرَرۡتُ مِنكُمۡ لَمَّا خِفۡتُكُمۡ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكۡمٗا وَجَعَلَنِي مِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ
"Sizden korktuğum için de hemen kaçtım. Sonra Rabb'im bana hikmet[1] bağışladı ve beni Resullerden kıldı."
وَتِلۡكَ نِعۡمَةٞ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنۡ عَبَّدتَّ بَنِيٓ إِسۡرَـٰٓءِيلَ
İsrailoğulları'nı kendine kul edinmiş olmayı bir nimetmiş gibi başıma kakıyorsun.[1]" dedi.
قَالَ فِرۡعَوۡنُ وَمَا رَبُّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
Firavun: "Alemlerin Rabb''i de nedir?" dedi.
قَالَ رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَآۖ إِن كُنتُم مُّوقِنِينَ
Musa: "Eğer bütün gerçekliği ile doğruyu bilmek istiyorsanız, bilesiniz ki O, göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların Rabb'idir." dedi.
قَالَ لِمَنۡ حَوۡلَهُۥٓ أَلَا تَسۡتَمِعُونَ
Firavun, etrafındakilere: "Duymuyor musunuz?" dedi.
قَالَ رَبُّكُمۡ وَرَبُّ ءَابَآئِكُمُ ٱلۡأَوَّلِينَ
Musa: "Sizin de Rabb'iniz, sizden önceki atalarınızın da Rabb'idir" dedi.
قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ ٱلَّذِيٓ أُرۡسِلَ إِلَيۡكُمۡ لَمَجۡنُونٞ
Firavun: "Size gönderilmiş olan Resul'ünüz, gerçekten mecnundur.[1]" dedi.
قَالَ رَبُّ ٱلۡمَشۡرِقِ وَٱلۡمَغۡرِبِ وَمَا بَيۡنَهُمَآۖ إِن كُنتُمۡ تَعۡقِلُونَ
Musa: "Eğer aklınızı kullanırsanız anlayacaksınız ki O, doğunun, batının ve ikisinin arasındakilerin Rabb'idir." dedi.
قَالَ لَئِنِ ٱتَّخَذۡتَ إِلَٰهًا غَيۡرِي لَأَجۡعَلَنَّكَ مِنَ ٱلۡمَسۡجُونِينَ
Firavun: "Benden başka bir ilah edinirsen, kesinlikle seni zindana atarım." dedi.
قَالَ أَوَلَوۡ جِئۡتُكَ بِشَيۡءٖ مُّبِينٖ
Musa: "Sana apaçık bir şey getirsem de mi?" dedi.
قَالَ فَأۡتِ بِهِۦٓ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّـٰدِقِينَ
Firavun: "Öyleyse haydi getir onu. Eğer doğru söyleyenlerdensen." dedi.
فَأَلۡقَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعۡبَانٞ مُّبِينٞ
Bunun üzerine Musa, asasını bırakıverdi; bir de ne görsünler, apaçık büyük bir yılan.
وَنَزَعَ يَدَهُۥ فَإِذَا هِيَ بَيۡضَآءُ لِلنَّـٰظِرِينَ
Ve elini çıkardı. Bakanlar ne görsün; beyaz bir el.
قَالَ لِلۡمَلَإِ حَوۡلَهُۥٓ إِنَّ هَٰذَا لَسَٰحِرٌ عَلِيمٞ
Firavun, yanındaki melelere:[1] "Bu gerçekten çok bilgili bir sihirbazdır." dedi.
يُرِيدُ أَن يُخۡرِجَكُم مِّنۡ أَرۡضِكُم بِسِحۡرِهِۦ فَمَاذَا تَأۡمُرُونَ
"Sizi sihri ile yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne yapmamı istiyorsunuz?" dedi.
قَالُوٓاْ أَرۡجِهۡ وَأَخَاهُ وَٱبۡعَثۡ فِي ٱلۡمَدَآئِنِ حَٰشِرِينَ
"Onu ve kardeşini alıkoy. Şehirlere sihirbazları toplamaya birilerini gönder." dediler.
يَأۡتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٖ
"Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler."
فَجُمِعَ ٱلسَّحَرَةُ لِمِيقَٰتِ يَوۡمٖ مَّعۡلُومٖ
Böylece sihirbazlar, belirlenen bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildiler.
وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلۡ أَنتُم مُّجۡتَمِعُونَ
İnsanlara: "Siz de toplananlar olun." denildi.
لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ ٱلسَّحَرَةَ إِن كَانُواْ هُمُ ٱلۡغَٰلِبِينَ
"Umarız sihirbazlar galip gelir; o zaman biz de onlara tabi oluruz."
فَلَمَّا جَآءَ ٱلسَّحَرَةُ قَالُواْ لِفِرۡعَوۡنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجۡرًا إِن كُنَّا نَحۡنُ ٱلۡغَٰلِبِينَ
Sihirbazlar Firavun'a geldiklerinde: "Eğer galip gelirsek bize bir ödül var mı?" dediler.
قَالَ نَعَمۡ وَإِنَّكُمۡ إِذٗا لَّمِنَ ٱلۡمُقَرَّبِينَ
"Evet; o zaman sizi kesinlikle himayeme alırım." dedi.
قَالَ لَهُم مُّوسَىٰٓ أَلۡقُواْ مَآ أَنتُم مُّلۡقُونَ
Musa onlara: "Atacağınız şeyi atın." dedi.
فَأَلۡقَوۡاْ حِبَالَهُمۡ وَعِصِيَّهُمۡ وَقَالُواْ بِعِزَّةِ فِرۡعَوۡنَ إِنَّا لَنَحۡنُ ٱلۡغَٰلِبُونَ
Bunun üzerine iplerini ve asalarını attılar. "Firavun'un onuru adına elbette galip gelecekler bizler olacağız." dediler.
فَأَلۡقَىٰ مُوسَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلۡقَفُ مَا يَأۡفِكُونَ
Sonra Musa asasını attı. Birde ne görsünler! Uydurdukları şeyleri yutuyor.
فَأُلۡقِيَ ٱلسَّحَرَةُ سَٰجِدِينَ
Sihirbazlar hemen teslimiyetlerini ilan ettiler.
قَالُوٓاْ ءَامَنَّا بِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
"Alemlerin Rabb'ine inandık." dediler.
رَبِّ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ
"Musa ve Harun'un Rabb'ine."
قَالَ ءَامَنتُمۡ لَهُۥ قَبۡلَ أَنۡ ءَاذَنَ لَكُمۡۖ إِنَّهُۥ لَكَبِيرُكُمُ ٱلَّذِي عَلَّمَكُمُ ٱلسِّحۡرَ فَلَسَوۡفَ تَعۡلَمُونَۚ لَأُقَطِّعَنَّ أَيۡدِيَكُمۡ وَأَرۡجُلَكُم مِّنۡ خِلَٰفٖ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمۡ أَجۡمَعِينَ
Firavun, "Ben izin vermeden O'na iman mı ettiniz? Kuşkusuz o, size sihir öğreten hocanızdır. Şunu kesin olarak bilin ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve kesinlikle hepinizi astıracağım!" dedi.
قَالُواْ لَا ضَيۡرَۖ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ
"Önemli değil. Nasıl olsa Rabb'imize döneceğiz." dediler.
إِنَّا نَطۡمَعُ أَن يَغۡفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَٰيَٰنَآ أَن كُنَّآ أَوَّلَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ
"İlk Mü'minler olduğumuz için, Rabb'imizin yanlışlarımızı bağışlayacağını ümit ediyoruz." dediler.
۞وَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنۡ أَسۡرِ بِعِبَادِيٓ إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ
Musa'ya: "Kullarım ile gece yola çık. Kesinlikle siz takip edileceksiniz." diye vahyettik.
فَأَرۡسَلَ فِرۡعَوۡنُ فِي ٱلۡمَدَآئِنِ حَٰشِرِينَ
Derken Firavun, şehirlere toplayıcılar gönderdi.
إِنَّ هَـٰٓؤُلَآءِ لَشِرۡذِمَةٞ قَلِيلُونَ
"Bunlar önemsiz bir topluluktur."
وَإِنَّهُمۡ لَنَا لَغَآئِظُونَ
"Ve bize karşı kin ve nefret duyuyorlar."
وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَٰذِرُونَ
"Biz ise hazırlıklı bir topluluğuz."
فَأَخۡرَجۡنَٰهُم مِّن جَنَّـٰتٖ وَعُيُونٖ
Derken onları cennetlerden[1] ve çeşmelerden çıkardık.
وَكُنُوزٖ وَمَقَامٖ كَرِيمٖ
Ve hazinelerden ve kerim[1] makamlardan.
كَذَٰلِكَۖ وَأَوۡرَثۡنَٰهَا بَنِيٓ إِسۡرَـٰٓءِيلَ
İşte böylece onlara İsrailoğulları'nı varis kıldık.
فَأَتۡبَعُوهُم مُّشۡرِقِينَ
Gün doğarken onların ardına düştüler.
فَلَمَّا تَرَـٰٓءَا ٱلۡجَمۡعَانِ قَالَ أَصۡحَٰبُ مُوسَىٰٓ إِنَّا لَمُدۡرَكُونَ
İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın taraftarları, "İşte şimdi yakalandık." dediler.
قَالَ كَلَّآۖ إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهۡدِينِ
Musa: "Hayır, endişelenmeyin! Kuşkusuz Rabb'im benimledir. Bana yol gösterecektir." dedi.
فَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنِ ٱضۡرِب بِّعَصَاكَ ٱلۡبَحۡرَۖ فَٱنفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرۡقٖ كَٱلطَّوۡدِ ٱلۡعَظِيمِ
Musa'ya, "Asanı denize vur." diye vahyettik. Deniz hemen yarıldı. Her bir parçası büyük, yüksek bir dağ gibiydi.
وَأَزۡلَفۡنَا ثَمَّ ٱلۡأٓخَرِينَ
Diğerlerini[1] de oraya yaklaştırdık.
وَأَنجَيۡنَا مُوسَىٰ وَمَن مَّعَهُۥٓ أَجۡمَعِينَ
Musa ve beraberinde olanların hepsini kurtardık.
ثُمَّ أَغۡرَقۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ
Sonra da diğerlerini boğduk.
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ
Kuşkusuz bunda bir ayet[1] vardır. Buna rağmen onların çokları inanmamaktadır.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Kuşkusuz Rabb'in, Mutlak Üstün Olan'dır, Rahmeti Kesintisiz'dir.
وَٱتۡلُ عَلَيۡهِمۡ نَبَأَ إِبۡرَٰهِيمَ
Onlara İbrahim'in haberini anlat.
إِذۡ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوۡمِهِۦ مَا تَعۡبُدُونَ
Babasına ve halkına; "Siz neye kulluk ediyorsunuz?" demişti.
قَالُواْ نَعۡبُدُ أَصۡنَامٗا فَنَظَلُّ لَهَا عَٰكِفِينَ
"Putlara kulluk ediyoruz. Kendimizi onlara adamaktan vazgeçmeyeceğiz." dediler.
قَالَ هَلۡ يَسۡمَعُونَكُمۡ إِذۡ تَدۡعُونَ
İbrahim: "Onlara dua ettiğiniz zaman sizi işitiyorlar mı?" dedi.
أَوۡ يَنفَعُونَكُمۡ أَوۡ يَضُرُّونَ
"Veya size bir yararları ya da zararları oluyor mu?"
قَالُواْ بَلۡ وَجَدۡنَآ ءَابَآءَنَا كَذَٰلِكَ يَفۡعَلُونَ
Onlar: "Ama atalarımızı böyle yaparlarken bulduk." dediler.
قَالَ أَفَرَءَيۡتُم مَّا كُنتُمۡ تَعۡبُدُونَ
İbrahim: "Peki neye kulluk ettiğinizi hiç düşünüyor musunuz?" dedi.
أَنتُمۡ وَءَابَآؤُكُمُ ٱلۡأَقۡدَمُونَ
"Siz ve geçmiş atalarınız."
فَإِنَّهُمۡ عَدُوّٞ لِّيٓ إِلَّا رَبَّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
"Yalnızca alemlerin Rabb'i (dostumdur). O'nun dışındakilerin hepsi benim düşmanımdır."
ٱلَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهۡدِينِ
"Beni yaratan ve yol gösteren O'dur."
وَٱلَّذِي هُوَ يُطۡعِمُنِي وَيَسۡقِينِ
"O'dur beni yediren ve içiren."
وَإِذَا مَرِضۡتُ فَهُوَ يَشۡفِينِ
"Hastalandığım zaman, O'dur bana şifa veren."
وَٱلَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحۡيِينِ
"Beni öldürecek ve tekrar diriltecek olan O'dur."
وَٱلَّذِيٓ أَطۡمَعُ أَن يَغۡفِرَ لِي خَطِيٓـَٔتِي يَوۡمَ ٱلدِّينِ
"Ve Din Günü[1] yanlışımı bağışlayacağını umduğum O'dur."
رَبِّ هَبۡ لِي حُكۡمٗا وَأَلۡحِقۡنِي بِٱلصَّـٰلِحِينَ
"Rabb'im bana karşılıksız hüküm ver[1] ve beni salihlerin[2] arasına dahil et."
وَٱجۡعَل لِّي لِسَانَ صِدۡقٖ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ
"Ve sonrakiler arasında güzel bir ün ile anılmamı nasip et."
وَٱجۡعَلۡنِي مِن وَرَثَةِ جَنَّةِ ٱلنَّعِيمِ
"Ve beni nimeti bol Cennet'in mirasçılarından kıl."
وَٱغۡفِرۡ لِأَبِيٓ إِنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلضَّآلِّينَ
"Babamı bağışla, o sapkınlardandır."
وَلَا تُخۡزِنِي يَوۡمَ يُبۡعَثُونَ
"Yeniden dirilme gününde beni utandırma."
يَوۡمَ لَا يَنفَعُ مَالٞ وَلَا بَنُونَ
"Evladın ve malın yarar sağlamadığı gün."
إِلَّا مَنۡ أَتَى ٱللَّهَ بِقَلۡبٖ سَلِيمٖ
"Allah'a selim[1] bir kalple gelenler hariç."
وَأُزۡلِفَتِ ٱلۡجَنَّةُ لِلۡمُتَّقِينَ
Ve Cennet, takva sahipleri için yaklaştırılır.
وَبُرِّزَتِ ٱلۡجَحِيمُ لِلۡغَاوِينَ
Ve Cehennem azgınların karşısına çıkarılır.
وَقِيلَ لَهُمۡ أَيۡنَ مَا كُنتُمۡ تَعۡبُدُونَ
Ve onlara: "Kulluk ettikleriniz nerede?" denilir.
مِن دُونِ ٱللَّهِ هَلۡ يَنصُرُونَكُمۡ أَوۡ يَنتَصِرُونَ
"Allah'tan başka size yardım edebilecek var mı? Veya kendilerine bir yararları olabilir mi?"
فَكُبۡكِبُواْ فِيهَا هُمۡ وَٱلۡغَاوُۥنَ
Arkasından onlar ve azgınlar[1] onun içine tepetaklak atılacaklar.
وَجُنُودُ إِبۡلِيسَ أَجۡمَعُونَ
Ve İblisin bütün askerleri.
قَالُواْ وَهُمۡ فِيهَا يَخۡتَصِمُونَ
Onlar, orada birbirleriyle çekişerek diyecekler ki:
تَٱللَّهِ إِن كُنَّا لَفِي ضَلَٰلٖ مُّبِينٍ
"Allah'a yemin olsun ki, biz apaçık bir sapkınlık içindeymişiz."
إِذۡ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
"Çünkü sizi Alemlerin Rabb'i ile bir tutuyorduk."
وَمَآ أَضَلَّنَآ إِلَّا ٱلۡمُجۡرِمُونَ
"Ve bizi hep o mücrimler saptırdı."
فَمَا لَنَا مِن شَٰفِعِينَ
"Artık şefaat[1] edecek kimsemiz de yok."
وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٖ
"Gerçek bir dostumuz da."
فَلَوۡ أَنَّ لَنَا كَرَّةٗ فَنَكُونَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ
"Keşke bizim için geri dönüş olsaydı da biz de iman edenlerden olsaydık."
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ
Bunda[1] bir ayet[2] vardır. Buna rağmen onların çoğu inanmamaktadırlar.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Kuşkusuz senin Rabb'in Mutlak Üstün Olan'dır, Rahmeti Kesintisiz'dir.
كَذَّبَتۡ قَوۡمُ نُوحٍ ٱلۡمُرۡسَلِينَ
Nuh halkı gönderilmişleri yalanladı.
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ
Kardeşleri Nuh onlara: "Takva sahibi olmayacak mısınız?" demişti.
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٞ
"Sizin için güvenilir bir Resul'üm."
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
"Öyleyse Allah için takva sahibi olun ve bana itaat edin."
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
"Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnızca alemlerin Rabb'ine aittir."
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
"Öyleyse Allah için takva sahibi olun ve bana tabi olun."
۞قَالُوٓاْ أَنُؤۡمِنُ لَكَ وَٱتَّبَعَكَ ٱلۡأَرۡذَلُونَ
"Toplumun en yoksun kesimi sana uymaktayken, biz kendimizi onlarla bir tutup sana inanır mıyız?" dediler.
قَالَ وَمَا عِلۡمِي بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ
"Onların tercihlerini belirleyici ben değilim.[1]" dedi.
إِنۡ حِسَابُهُمۡ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّيۖ لَوۡ تَشۡعُرُونَ
"Onların hesabı ancak Rabb'ime aittir. Eğer düşünürseniz gerçeği anlarsınız."
وَمَآ أَنَا۠ بِطَارِدِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ
"İnananları kovacak değilim."
إِنۡ أَنَا۠ إِلَّا نَذِيرٞ مُّبِينٞ
"Ben, yalnızca apaçık bir uyarıcıyım."
قَالُواْ لَئِن لَّمۡ تَنتَهِ يَٰنُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمَرۡجُومِينَ
"Ey Nuh! Eğer kesin olarak vazgeçmezsen, iyi bil ki, kesinlikle taşlananlardan[1] olursun!" dediler.
قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوۡمِي كَذَّبُونِ
"Rabb'im! Halkım beni yalanladı." dedi.
فَٱفۡتَحۡ بَيۡنِي وَبَيۡنَهُمۡ فَتۡحٗا وَنَجِّنِي وَمَن مَّعِيَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ
"Artık benim onlarla işimi tamamen bitir. Beni ve benimle beraber iman edenleri kurtar." dedi.
فَأَنجَيۡنَٰهُ وَمَن مَّعَهُۥ فِي ٱلۡفُلۡكِ ٱلۡمَشۡحُونِ
Bunun üzerine onu ve onunla birlikte olanları dolan gemide kurtardık.
ثُمَّ أَغۡرَقۡنَا بَعۡدُ ٱلۡبَاقِينَ
Sonra geride kalanları boğduk.
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ
Bunda kesinlikle bir ayet[1] vardır. Yine de onların çoğu inananlardan olmadı.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Rabb'in, elbette Mutlak Üstün Olan'dır, Rahmeti Kesintisiz'dir.
كَذَّبَتۡ عَادٌ ٱلۡمُرۡسَلِينَ
Ad halkı gönderilmişleri[1] yalanladı.
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ
Kardeşleri Hud onlara: "Takva sahibi olmayacak mısınız?" demişti.
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٞ
"Sizin için güvenilir bir Resul'üm."
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
"Öyleyse Allah için takva sahibi olun ve bana tabi olun."
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
"Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnızca alemlerin Rabb'ine aittir."
أَتَبۡنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ ءَايَةٗ تَعۡبَثُونَ
"Her yüksek tepeye ayet[1] bina ederek mi oyalanıyorsunuz?"
وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمۡ تَخۡلُدُونَ
"Hiç ölmeyeceğinizi sanarak sağlam yapılar ediniyorsunuz."
وَإِذَا بَطَشۡتُم بَطَشۡتُمۡ جَبَّارِينَ
"Elinize imkan geçtiği zaman, onu zorbaca kullanıyorsunuz."
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
"Gelin Allah'a karşı takva sahibi olun. Ve bana itaat edin."
وَٱتَّقُواْ ٱلَّذِيٓ أَمَدَّكُم بِمَا تَعۡلَمُونَ
"Bildiğiniz şeylerle[1] size yardım edene karşı takva sahibi olun."
أَمَدَّكُم بِأَنۡعَٰمٖ وَبَنِينَ
"Size davarlarla, evlatlarla yardım etti."
وَجَنَّـٰتٖ وَعُيُونٍ
"Ve bahçelerle ve pınarlarla."
إِنِّيٓ أَخَافُ عَلَيۡكُمۡ عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمٖ
"Ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum."
قَالُواْ سَوَآءٌ عَلَيۡنَآ أَوَعَظۡتَ أَمۡ لَمۡ تَكُن مِّنَ ٱلۡوَٰعِظِينَ
"Bize öğüt versen de veya öğüt verenlerden olmasan da bizim için birdir." dediler.
إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا خُلُقُ ٱلۡأَوَّلِينَ
"Bu öncekilerin uydurmasından başka bir şey değildir."
وَمَا نَحۡنُ بِمُعَذَّبِينَ
"Biz, azaba uğratılacak da değiliz."
فَكَذَّبُوهُ فَأَهۡلَكۡنَٰهُمۡۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ
Onu[1] yalanladılar. Bunun üzerine onları helak ettik. Bunda bir ayet[2] vardır. Buna rağmen İnsanların pek çoğu inanmamaktadırlar.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Rabb'in; Mutlak Üstün Olan'dır, Rahmeti Kesintisiz'dir.
كَذَّبَتۡ ثَمُودُ ٱلۡمُرۡسَلِينَ
Semud halkı gönderilmişleri[1] yalanladı.
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ صَٰلِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ
Hani! Kardeşleri Salih onlara: "Takva sahibi olmayacak mısınız?" demişti.
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٞ
"Sizin için güvenilir bir Resul'üm."
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
"Allah için takva sahibi olun ve bana itaat edin."
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
"Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnızca alemlerin Rabb'ine aittir."
أَتُتۡرَكُونَ فِي مَا هَٰهُنَآ ءَامِنِينَ
"Siz burada; bulunduğunuz yerde hep güven içinde bırakılacak mısınız?"
فِي جَنَّـٰتٖ وَعُيُونٖ
"Cennetlerde[1] ve çeşme başlarında."
وَزُرُوعٖ وَنَخۡلٖ طَلۡعُهَا هَضِيمٞ
"Ekinliklerde ve salkımlı hurmalıklarda."
وَتَنۡحِتُونَ مِنَ ٱلۡجِبَالِ بُيُوتٗا فَٰرِهِينَ
"Ve dağlardan ustalıkla yonttuğunuz evlerde."
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
"Allah için takvalı olun ve bana itaat edin."
وَلَا تُطِيعُوٓاْ أَمۡرَ ٱلۡمُسۡرِفِينَ
"Ve müsriflerin[1] buyruklarına uymayın."
ٱلَّذِينَ يُفۡسِدُونَ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَا يُصۡلِحُونَ
"Onlar, yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, düzeltmiyorlar."
قَالُوٓاْ إِنَّمَآ أَنتَ مِنَ ٱلۡمُسَحَّرِينَ
"Sen kesinlikle büyülenmişlerdensin." dediler.
مَآ أَنتَ إِلَّا بَشَرٞ مِّثۡلُنَا فَأۡتِ بِـَٔايَةٍ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّـٰدِقِينَ
"Sen de ancak bizim gibi bir beşersin.[1] Eğer doğru söyleyenlerden isen bize bir ayet[2]getir."
قَالَ هَٰذِهِۦ نَاقَةٞ لَّهَا شِرۡبٞ وَلَكُمۡ شِرۡبُ يَوۡمٖ مَّعۡلُومٖ
"İşte bu dişi deve.[1] Su içme hakkı; belirli bir gün onun ve belirli bir gün sizindir." dedi.
وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوٓءٖ فَيَأۡخُذَكُمۡ عَذَابُ يَوۡمٍ عَظِيمٖ
"Sakın ona bir kötülük dokundurmayın. Yoksa büyük günün azabı sizi yakalar."
فَعَقَرُوهَا فَأَصۡبَحُواْ نَٰدِمِينَ
Derken onu boğazladılar. Sonra da pişman oldular.
فَأَخَذَهُمُ ٱلۡعَذَابُۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ
Fakat azap onları yakaladı. Kuşkusuz bunda[1] bir ayet[2] vardır. Yine de İnsanların çoğu iman etmediler.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Rabb'in, Mutlak Üstün Olan'dır, Rahmeti Kesintisiz'dir.
كَذَّبَتۡ قَوۡمُ لُوطٍ ٱلۡمُرۡسَلِينَ
Lut halkı gönderilmişleri[1] yalanladı.
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ
Kardeşleri Lut onlara: "Takva sahibi olmayacak mısınız?" demişti.
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٞ
"Sizin için güvenilir bir Resul'üm."
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
"Allah için takva sahibi olun ve bana itaat edin."
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
"Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnızca alemlerin Rabb'ine aittir."
أَتَأۡتُونَ ٱلذُّكۡرَانَ مِنَ ٱلۡعَٰلَمِينَ
"İnsanlardan erkeklerle mi ilişkiye giriyorsunuz?"
وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمۡ رَبُّكُم مِّنۡ أَزۡوَٰجِكُمۚ بَلۡ أَنتُمۡ قَوۡمٌ عَادُونَ
"Rabb'inizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıyorsunuz. Hayır! Siz azgın bir halksınız."
قَالُواْ لَئِن لَّمۡ تَنتَهِ يَٰلُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمُخۡرَجِينَ
"Ey Lut! Eğer kesin olarak vazgeçmezsen, kesinlikle sürülenlerden[1] olacaksın." dediler.
قَالَ إِنِّي لِعَمَلِكُم مِّنَ ٱلۡقَالِينَ
Lut: "Sizi, yaptıklarınızdan dolayı kınıyorum." dedi.
رَبِّ نَجِّنِي وَأَهۡلِي مِمَّا يَعۡمَلُونَ
"Rabb'im beni ve ehlimi[1] bunların yaptıklarından kurtar."
فَنَجَّيۡنَٰهُ وَأَهۡلَهُۥٓ أَجۡمَعِينَ
Bunun üzerine onu ve ehlinin tamamını kurtardık.
إِلَّا عَجُوزٗا فِي ٱلۡغَٰبِرِينَ
Geride kalanlardan aciz[1] bir kadın hariç.
ثُمَّ دَمَّرۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ
Sonra diğerlerini dumura[1] uğrattık.
وَأَمۡطَرۡنَا عَلَيۡهِم مَّطَرٗاۖ فَسَآءَ مَطَرُ ٱلۡمُنذَرِينَ
Ve üzerlerine taştan[1] yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür!
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ
Kuşkusuz bunda[1] bir ayet[2] vardır. Ama onların çoğu iman edenlerden olmadı.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Senin Rabb'in, Mutlak Üstün Olan'dır, Rahmeti Kesintisiz'dir.
كَذَّبَ أَصۡحَٰبُ لۡـَٔيۡكَةِ ٱلۡمُرۡسَلِينَ
Eyke halkı gönderilmişleri[1] yalanladı.
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ شُعَيۡبٌ أَلَا تَتَّقُونَ
Hani! Şu'ayb onlara: "Takva sahibi olmayacak mısınız?" demişti.
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٞ
"Sizin için güvenilir bir Resul'üm."
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ
"Allah için takva sahibi olun ve bana itaat edin."
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
"Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnızca alemlerin Rabb'ine aittir."
۞أَوۡفُواْ ٱلۡكَيۡلَ وَلَا تَكُونُواْ مِنَ ٱلۡمُخۡسِرِينَ
"Ölçüde tam olun. Hak yiyenlerden olmayın."
وَزِنُواْ بِٱلۡقِسۡطَاسِ ٱلۡمُسۡتَقِيمِ
"Doğru terazi ile tartın."
وَلَا تَبۡخَسُواْ ٱلنَّاسَ أَشۡيَآءَهُمۡ وَلَا تَعۡثَوۡاْ فِي ٱلۡأَرۡضِ مُفۡسِدِينَ
"İnsanların mallarını değerinden düşürmeyin. Bozgunculuk yaparak yeryüzünde karışıklık çıkarmayın."
وَٱتَّقُواْ ٱلَّذِي خَلَقَكُمۡ وَٱلۡجِبِلَّةَ ٱلۡأَوَّلِينَ
"Sizi ve sizden önceki nesilleri yaratana karşı takva sahibi olun."
قَالُوٓاْ إِنَّمَآ أَنتَ مِنَ ٱلۡمُسَحَّرِينَ
"Sen iyice büyülenmişlerdensin." dediler.
وَمَآ أَنتَ إِلَّا بَشَرٞ مِّثۡلُنَا وَإِن نَّظُنُّكَ لَمِنَ ٱلۡكَٰذِبِينَ
"Sen de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Kesinlikle yalancı olduğunu düşünüyoruz."
فَأَسۡقِطۡ عَلَيۡنَا كِسَفٗا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّـٰدِقِينَ
"Eğer doğru söylüyorsan, haydi gökten üzerimize parçalar düşür."
قَالَ رَبِّيٓ أَعۡلَمُ بِمَا تَعۡمَلُونَ
Şu'ayb: "Rabb'im yaptıklarınızı daha iyi bilir.[1]" dedi.
فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمۡ عَذَابُ يَوۡمِ ٱلظُّلَّةِۚ إِنَّهُۥ كَانَ عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمٍ
Ne var ki onu yalanladılar. Bunun üzerine gölge gününün azabı onları yakaladı. Kuşkusuz o, büyük günün azabıydı.
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ
Kuşkusuz bunda[1] bir ayet[2] vardır. Ama onların çoğu iman edenlerden olmadı.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Rabb'in, Mutlak Üstün Olan'dır, Rahmeti Kesintisiz'dir.
وَإِنَّهُۥ لَتَنزِيلُ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ
O[1], kesinlikle Alemlerin Rabb'inin indirmesidir.
نَزَلَ بِهِ ٱلرُّوحُ ٱلۡأَمِينُ
Onunla er-Ruh'ul Emin[1] indi.
عَلَىٰ قَلۡبِكَ لِتَكُونَ مِنَ ٱلۡمُنذِرِينَ
Senin kalbine. Uyarıcılardan olman için.
بِلِسَانٍ عَرَبِيّٖ مُّبِينٖ
Apaçık Arapça bir lisan ile.
وَإِنَّهُۥ لَفِي زُبُرِ ٱلۡأَوَّلِينَ
Kuşkusuz o kesinlikle öncekilerin Zeburlarında[1] da vardır.
أَوَلَمۡ يَكُن لَّهُمۡ ءَايَةً أَن يَعۡلَمَهُۥ عُلَمَـٰٓؤُاْ بَنِيٓ إِسۡرَـٰٓءِيلَ
Ve İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi,[1] onlar için bir ayet[2] değil mi?
وَلَوۡ نَزَّلۡنَٰهُ عَلَىٰ بَعۡضِ ٱلۡأَعۡجَمِينَ
Eğer onu yabancılardan[1] birisine indirseydik;
فَقَرَأَهُۥ عَلَيۡهِم مَّا كَانُواْ بِهِۦ مُؤۡمِنِينَ
O da bunu onlara okusaydı, onlar yine de inanmayacaklardı.
كَذَٰلِكَ سَلَكۡنَٰهُ فِي قُلُوبِ ٱلۡمُجۡرِمِينَ
Böylece onu[1] mücrimlerin[2] kalplerine soktuk.[3]
لَا يُؤۡمِنُونَ بِهِۦ حَتَّىٰ يَرَوُاْ ٱلۡعَذَابَ ٱلۡأَلِيمَ
Acıklı azabı görmedikçe ona inanmazlar.
فَيَأۡتِيَهُم بَغۡتَةٗ وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ
İşte bu[1] onlara, onlar farkında olmadan, ansızın gelecektir.
فَيَقُولُواْ هَلۡ نَحۡنُ مُنظَرُونَ
O zaman; "Bize birazcık olsun süre verilir mi acaba?" diyecekler.
أَفَبِعَذَابِنَا يَسۡتَعۡجِلُونَ
Yoksa azabımızı çabuklaştırmak mı istiyorlar?
أَفَرَءَيۡتَ إِن مَّتَّعۡنَٰهُمۡ سِنِينَ
Gördün mü? Onlara yıllarca yararlanmalarına fırsat versek,
ثُمَّ جَآءَهُم مَّا كَانُواْ يُوعَدُونَ
Sonra da onlara yapılan uyarı[1] gerçekleşse,
مَآ أَغۡنَىٰ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يُمَتَّعُونَ
Yararlandıkları şeyler onlara hiçbir yarar sağlamaz.
وَمَآ أَهۡلَكۡنَا مِن قَرۡيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنذِرُونَ
Uyarıcıları olmayan[1] hiçbir kenti yok etmedik.
ذِكۡرَىٰ وَمَا كُنَّا ظَٰلِمِينَ
Bu öğüttür.[1] Biz, haksızlık yapanlardan olmadık.[2]
وَمَا تَنَزَّلَتۡ بِهِ ٱلشَّيَٰطِينُ
Onu, şeytanlar indirmedi.
وَمَا يَنۢبَغِي لَهُمۡ وَمَا يَسۡتَطِيعُونَ
Bu onların harcı değil, hem buna güçleri de yetmez.
إِنَّهُمۡ عَنِ ٱلسَّمۡعِ لَمَعۡزُولُونَ
Çünkü onlar, işitmekten[1] kesin olarak uzak tutulmuş olanlardır.
فَلَا تَدۡعُ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ فَتَكُونَ مِنَ ٱلۡمُعَذَّبِينَ
O halde Allah ile beraber başka bir ilaha yönelme. Yoksa azap edilenlerden olursun.
وَأَنذِرۡ عَشِيرَتَكَ ٱلۡأَقۡرَبِينَ
Önce yakın akrabalarını uyar.
وَٱخۡفِضۡ جَنَاحَكَ لِمَنِ ٱتَّبَعَكَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ
Ve sana uyan İman Edenler'e sahip çık.
فَإِنۡ عَصَوۡكَ فَقُلۡ إِنِّي بَرِيٓءٞ مِّمَّا تَعۡمَلُونَ
Eğer sana karşı çıkarlarsa, "Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım." de.
وَتَوَكَّلۡ عَلَى ٱلۡعَزِيزِ ٱلرَّحِيمِ
Mutlak Üstün Olan'a, Rahmeti Kesintisiz Olan'a tevekkül[1] et.
ٱلَّذِي يَرَىٰكَ حِينَ تَقُومُ
Kıyam[1] ettiğin zaman O seni görür.
وَتَقَلُّبَكَ فِي ٱلسَّـٰجِدِينَ
Secde[1] edenler içindeki hareketini de.
إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ
O, Her Şeyi Duyan'dır, Her Şeyi Bilen'dir.
هَلۡ أُنَبِّئُكُمۡ عَلَىٰ مَن تَنَزَّلُ ٱلشَّيَٰطِينُ
Şeytanların kimlere indiğini size haber vereyim mi?
تَنَزَّلُ عَلَىٰ كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٖ
Bütün iftiracı günahkarlara inerler.
يُلۡقُونَ ٱلسَّمۡعَ وَأَكۡثَرُهُمۡ كَٰذِبُونَ
Onlar, kulak verirler[1] ve onların çoğu yalancıdırlar.
وَٱلشُّعَرَآءُ يَتَّبِعُهُمُ ٱلۡغَاوُۥنَ
Ve o şairler; onlara azgınlar tabi olur.[1]
أَلَمۡ تَرَ أَنَّهُمۡ فِي كُلِّ وَادٖ يَهِيمُونَ
Onların her vadide nasıl şaşkın şaşkın dolaştıklarını görmüyor musun?
وَأَنَّهُمۡ يَقُولُونَ مَا لَا يَفۡعَلُونَ
Onlar yapmayacakları şeyleri söylerler.
إِلَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَٰتِ وَذَكَرُواْ ٱللَّهَ كَثِيرٗا وَٱنتَصَرُواْ مِنۢ بَعۡدِ مَا ظُلِمُواْۗ وَسَيَعۡلَمُ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓاْ أَيَّ مُنقَلَبٖ يَنقَلِبُونَ
Ancak iman edenler, salihatı yapanlar, her zaman Allah'ın öğüdünü dinleyenler ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar hariç. Zulmedenler[1], nasıl bir alt üst oluşla, alt üst[2] olacaklarını yakında bileceklerdir.